Hakkı Baba'nın Hastalığı
Mehmet’in “Babamla aynı hayatı yaşamışız” dediği bölüm vardı ya, hani dedesi 7 Mehmet’in hastalığını ve Hakkı Amca'nın öğrenme dönemini, işte oradan buraya hikâyenin nasıl bağlandığını şimdi anlayacaksınız. “Ben iki yaşımdan beri restoranda babamın yanındaydım. Hiç bırakmadım onu. Hatta gece onlar beni yatırdıktan sonra yastığımı yorganımı alır, gizlice gidip sokak kapısının önüne yatardım ki beni uyandırmadan, yanına almadan işe gitmesin. Büyüdükçe mutfağa girmeye, hatta babama kafa tutmaya başladım. O bir yemek pişiriyordu,
ben başka bir yemek pişiriyordum. Babamla aynı müşteriye bakıyor, ben hangimizin yemeğini beğenecekler diye masayı kolluyordum. O zamanlar gençtim. Cahillik işte... Babam hem patronumdu, hem ortağım hem de en büyük rakibimdi. Sonra bir zaman babam hastalandı. 2005’ten sonra yavaş yavaş kendini işten çekti. Bir baktım ki ben aslında hiçbir şey değilmişim. Bildiğim her şeyi araştırmaya ve öğrenmeye tekrar başladım. Örneğin alışverişte iyi olduğumu düşünürdüm, mutfağa malzeme alınırken iyi pazarlık yaptığımı sanırdım. Halbuki tedarikçilerimizin babamdan korktuğundan ya da ona saygılarından benimle ilgilendiklerini fark ettim. O çekilince bana başka türlü davrandıklarını gördüm. Böylece babamın aslında beni ne kadar beslediğini ve eğitimimde ne kadar önemli bir yeri olduğunu çok çok daha iyi anladım. Hem ahlaki hem de ticari olarak... Mutfakta tariflerin doğru uygulanması ve geliştirilmesinde de bu geçerli, restoranın yönetiminde de. Onun yokluğunda beni uyaran, hatamı gözlemleyen birinin olmamasından ötürü önce boşluğa düştüm. Ama bu da bana ders oldu ve bu durumu kendimi geliştirmek için bir fırsat olarak gördüm. Bir seferinde tedavisi için bir süre İstanbul’a gitmişti. Bana da Allah yardım etti, dükkânda işler çok güzel geçti. Kasayı doldurdum. Babam döndüğünde benimle gurur duyacak diye içten içe böbürleniyordum. Babam geldi, kasaya baktı, paraları gördü, beni karşısına oturttu. Önce ‘Maaşları ödedin mi?’ diye sordu, ‘Hayır’ dedim. ‘Vergileri ödedin mi?’ diye sordu, ‘Hayır’ dedim. ‘Tedarikçilere borçlarını ödedin mi?’ diye sordu, ona da ‘Hayır’ dedim. Düş o zaman hepsini dediğinde, aslında kasanın dolu olmasını değil de kimselere borcumunuz olmamasını gerçek ‘varlık’ olarak adlandırmamız gerektiğini anladım ve ben de o günden beri bunu uygulamaya çalışıyorum.”